عربي English עברית Deutsch Italiano 中文 Español Français Русский Indonesia Português Nederlands हिन्दी 日本の
Knowing Allah
  
  

   

2- başka birileri de şunu söylemekte:

“eğer dinde ihtilaf etmek nehyedilen bir şeyse, sahâbeler ve onlardan sonra gelen imamların ihtilafı için ne diyeceksiniz? ayrıca bunların ihtilafıyla müteahhir âlimlerin ihtilafı arasında bir fark var mıdır?

 

 

cevap:evet. İki ihtilaf arasında büyük bir fark vardır. bu iki şeyde ortaya çıkar:

birincisi: sebebinde,

İkincisi: sonucunda.

sahâbenin ihtilafına gelince, zaruretten doğan, ayrıca (nassları) anlamakta ortaya çıkan tabiî bir ihtilaftı. onlar isteyerek ihtilaf etmiyorlardı. bunlara ek olarak, dönemlerinde mevcut olan ve ihtilaflarını gerektiren bazı durumlar mevcuttu. ancak onlardan sonra bu gerekçeler ortadan kalktı.[1]bu tür ihtilaftan bütünüyle kurtulmak ise, mümkün değildir. biraz önce geçen veya aynı mânada olan âyetlerdeki yergiler bunları kapsamaz. çünkü kınama şartı olan kasıt ve süreklilik, tahakkuk etmiş değildir.

 

 

mukallidler arasında meydana gelen ihtilafın ise, çoğu zaman gerekçesi yoktur. çünkü bazıları kitap ve sünnetteki delili görüp, başka bir mezhebin delili olduğunu anlayınca, sadece mezhebine muhalif olduğu için onunla amel etmeyi bırakır. ona göre sanki, aslolan mezheptir veya muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in getirdiği din, sadece onun mezhebiyle sınırlıdır. diğer mezhepler de neshedilmişdir.

 

 

bunların dışında başka insanlar da var. onlar da mezhepleri -aralarındaki geniş ihtilafa dayanarak- farklı şeriatler olarak değerlendirmektedirler. nitekim müteahhirler-den bazıları bunu açık bir şekilde söylemiştir:[2]

“müslümanın bunlardan dilediğini alma, dilediğini bırakma hakkı vardır. çünkü hepsi de şeriattir.” bazen her iki grup, ihtilaflarına dayanak olarak, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” bâtıl hadisini delil getirmekteler. çoğu zaman bunu delil getirdiklerini de duyuyoruz.

bazıları da hadisin söyleniş sebebini şöyle yorumlamaya çalışmaktadırlar: “İhtilafın rahmet olmasının sebebi, ümmete bir genişlik sağlamasındandır.” bu yorum, biraz önce geçen âyetlerin açık ifadelerine, imamların da söylediği sözlerin muhtevasına muhalif olmasının beraberinde bazı âlimler tarafından da reddedilmiştir.

 

İbnü'l-kasım diyor ki:

“leys ve malik'in, rasûlullah’ın sahâbîlerinin ihtilafı hakkında şöyle dediklerini duydum: İnsanların dediği “bunda genişlik var” denemez. hayır böyle değildir. bilakis ihtilafın bir kısmı yanlış, bir kısmı da doğrudur.”[3]

eşheb de diyor ki:

“malik'e soruldu: güvenilir râvilerin sahâbeden bir aktardıkları iki ayrı hadis ile amel eden kişinin durumunu genişlik olarak görür müsün?”

dedi ki: allah'a yemin olsun ki, hakka isabet etmedikçe hayır. hak ancak bir tanedir. İki farklı görüşün ikisi de aynı zamanda doğru olacak?! hayır! doğru sadece bir tanedir.[4]

İmam Şafiî'nin talebelerinden müzenî de diyor ki: “rasûlullah’ın sahâbîleri de ihtilaf etmişler ve birbirlerinin hata ettiğini söylemişlerdir. birbirlerinin sözlerine bakıp, tenkid etmişlerdir. hepsinin söyledikleri doğru olsaydı, bu şekilde yapmazlardı. ömer -allah ondan râzı olsun- da ubey b. kâb ile İbn mes’ud'un namazda tek bir elbiseyle namaz kılma hususundaki ihtilaflarına öfkelenmiştir. ubey şöyle demişti: tek elbiseyle namaz kılmak güzel bir şeydir. İbn mesud ise şöyle demişti: “bu, elbise azken böyleydi.” bunun üzerine ömer öfkeli bir şekilde şöyle dedi: “rasûlullah’ın sahâbîlerinden görüşlerine müracaat edilen iki kişi ihtilaf etmişlerdir. bu konuda ubey doğru söylemiştir. İbn mesud ise hatalıdır. ancak bundan sonra kimsenin bu meselede ihtilaf ettiğini duymayayım, yoksa ona şöyle şöyle yaparım.”[5]

 

 

İmam müzenî diyor ki:

İhtilafı caiz gören iki âlim bir mesele hakkında içtihad eder de biri helal, diğeri de haram derse, her ikisinin de hakka isabet ettiğini iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: “bunu nassa dayanarak mı yoksa kıyasa dayanarak mı söyledin?” eğer “nassa dayanarak söylüyorum.” derse ona denilir ki: “bunu nasıl nassa dayanarak söyleyebilirsin? zira kitap ihtilafı reddediyor. “kıyasa dayanarak söyledim.” diyecek olursa bu kez ona denilir ki: “kitap ve sünnet, ihtilafı reddederken sen nasıl ihtilafın caiz olmasını bunlara kıyas edersin. âlim bir tarafa, akıllı insan bile bunu caiz görmez.”[6]

 

 

buna mukabil biri çıkıp şunu söyleyebilir:

İmam malik'ten hakkın bir olduğuna dair aktardığına, üstad ez-zerka'nın “el-medhalü’l-fıkhî” kitabında naklettiği (1/89) şu rivâyet ters düşmektedir:

“ebû cafer el-mansur, ardından harun reşid, İmam malik'in mezhebi ve eseri “muvatta”yı abbasi devleti’nin kanunnamesi yapmak istediler. ancak İmam malik buna izin vermedi ve şöyle dedi:

rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabı fer’î konularda ihtilaf ettiler ve farklı bölgelere dağıldılar. her birinin görüşü de isabetlidir.

ona derim ki: bu olayın, İmam malik'ten nakli meşhurdur ve bilinen bir şeydir. ancak rivâyetin sonunda gelen “herbirinin görüşü de isabetlidir” kısmının, ulaşabildiğim kaynaklarda ve rivâyetlerde bir aslı mevcut değildir.[7]bir rivâyet müstesnadır. o da ebû nuaym'ın “el-hilye” (6/332)'de tahric ettiği rivâyettir. bu rivâyetin senedinde mikdam b. davud vardır ve zehebi bu zatı zayıflar arasında zikretmiştir. buna rağmen rivâyetin lafzı: “herbiri kendine göre isabetlidir” şeklindedir. “kendine göre” lafzı “el-medhal”in rivâyetinin uydurma olduğunu göstermektedir. nasıl böyle olmasın ki, bu rivâyet İmam malik'ten güvenilir ravilerin rivâyet etmiş olduğu “hak birdir, birden fazla olamaz” görüşüne muhaliftir. nitekim sahâbî ve tâbiînin önde gelenleri ve dört imamın hepsi bu görüştedir.

 

 

İbn abdilberr diyor ki: (2/88)

“Şâyet bir meselenin zıt iki durumu da doğru olsaydı, selef âlimleri, içtihadlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerinin hatalı olduklarını söylemezlerdi. mantık, bir şeyin hem kendisinin, hem de zıttının doğru olmasını asla kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiştir:

bir durumda iki zıttın varlığını ispat

İmkansız şeylerin en çirkin şeklidir

Şâyet denilecek olursa ki, İmam’dan (malik) gelen bu rivâyet madem ki bâtıldır, o zaman İmam neden mansur'un insanları muvatta ile amel etmeye mecbur etmesi isteğine karşı çıkmış ve onun bu isteğini yerine getirmemiştir?

 

 

derim ki:

bu hususta vakıf olduğum en güzel rivâyet İbn kesir'in “Şerhu İhtisâr ulûmi'l-hadîs”te (s.31) zikretmiş olduğu rivâyettir. o da şudur: İmam malik diyor ki:

“İnsanlar hadisleri toplamışlardır. bu yüzden, bizim ulaşmadığımız rivayetlere ulaşmış olabilirler.”

bu söz İbn kesir'in de dediği gibi, İmam’ın kâmil bir ilim ve insafa sahip olduğunun göstergesidir.

İhtilafın her türünün şer olduğu, rahmet olmadığı artık sabit olmuştur. ancak insan ihtilafın bir kısmından dolayı kınanır ve ayıplanır. mezhep mutaassıplarının ihtilafında olduğu gibi. bir kısım ihtilaf da var ki, insan bundan dolayı kınanmaz. sahâbîlerin ve onlara tâbi olan imamların ihtilafı da böyledir. allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve bizi onlara tâbi olmaya muvaffak etsin.

böylece sahâbenin ihtilafının mukallidlerin ihtilafından farklı olduğu ortaya çıkmıştır.

 

 

özeti şu:

sahâbe zaruretten dolayı ihtilaf etmişlerdir. fakat bununla beraber onlar ihtilafı reddediyorlar ve yol buldukça kaçınmaya çalışıyorlardı.

mukallidler ise -büyük bir kısmında ihtilaftan kaçınma imkânları olmasına rağmen- ittifak etmiyorlar ve bu uğurda için çabalamıyorlar. bilakis ihtilafı onaylıyorlar. halbuki, iki ihtilaf arasında çok büyük farklar vardır.

sebep açısından, iki ihtilaf arasındaki fark bu şekilde...

sonucu açısından farklılığa gelince, bu daha açıktır.nedeni şu, sahâbe -furu konularda bilinen ihtilaflarına rağmen- birlikteliğe, tek vücut görünmeye azami gayret sarfediyorlardı. birlikteliklerini parçalayacak, saflarını gevşetecek her şeyden mümkün olduğunca uzak kalıyorlardı. sahâbîler arasında besmelenin cehren okunmasını meşru görenler de vardı, görmeyenler de. bazıları elleri (rukuya giderken ve rükûdan kalkarken) kaldırmayı müstehab görüyorlardı bazıları aynı kanaatte değildi. kimisi kadına dokunmakla abdestin bozulacağını söylüyor, kimisi bozulmaz diyordu. ama bütün bunlara rağmen hepsi bir imamın arkasında birlikte namaz kılıyorlar, mezhebî bir ihtilaftan dolayı hiçbiri o imamın arkasında namaz kılmaktan geri durmuyordu.

 

 

mukallidlerin ise, ihtilafları bunun tam tersinedir. bu ihtilafın sonucunda, müslümanlar kelime-i şahadetten sonra en büyük rükûnda ihtilaf ettiler. bu rükûn da namazdır. çünkü bu insanlar, bir imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlardı. delilleri de şuydu: “o imamın namazı, bağlı oldukları kendi mezheplerine göre bâtıldır veya en azından mekruhtur.” bizler ve bizim dışımızdaki birçok kişi bunu görmüş ve duymuştur.[8]nasıl görmesin ki, bazı meşhur mezheplerin kitapları bunun bâtıl veya mekruh olduğunu açıkça belirtmiştir. bunun neticesinde bir camide dört mihrabın yapıldığını gördük. peşpeşe dört imam orada namaz kıldırmaktadır. bir grup namaz kılarken, bazı insanların kendi imamlarını beklediklerini görmek mümkündür.

 

 

hatta bazı mukallidler arasındaki ihtilaf bundan daha vahim bir hal aldı. hanefî bir kişinin Şafiîlerden evlenemeyeceğine dair fetvalar verildi. ardından hanefîlerden meşhur bir zat (o da müfti's-sakaleyn diye bilinen zattır) hanefî kişilerin Şafiîlerden evlenebileceğine dair fetva verdi. bunu da şu sözüyle izah etti: “onları ehl-i kitap olarak değerlendirebiliriz.”[9]bu sözün zıt anlamı şudur: “bunun aksi, yani Şafiîlerden birinin hanefî bir kızla evlenmesi caiz değildir.” nitekim ehl-i kitaptan biri müslüman bir kadınla evlenemez.

 

 

bunlar birçok örnekten seçmiş olduğumuz iki örnektir. bu örnekler akıllı insana, müteahhirlerin ihtilafının ve bunları ısrarla sürdürmelerinin kötü sonuçlarını açıkça göstermekte-dir. selefin ihtilafı böyle değildi. çünkü onun ümmete yönelik hiçbir kötü sonucu olmamıştır. bu yüzden onlar ihtilafı nehyeden âyetlerin kapsamının dışındadırlar. müteahhirler ise bu durumda değildir. allah hepimizi sırat-ı müstakimine hidâyet etsin!

 

 

keşke bu ihtilaflarının zararı sadece onlarla sınırlı kalsaydı da ümmet-i dâvetten[10]hiçkimseye bulaşmasaydı. o zaman zorluklar az da olsa kolaylaşırdı. ancak bu ihtilaf -maalesef- birçok ülkede kafirlere de ulaşmıştır. bu ihtilaf, onların grup grup allah'ın dinine girmelerine engel olmuştur. üstad muhammed gazali'nin “zalâmün mine’l-ğarb” (s. 200) adlı kitabında şöyle bir olay geçer:

 

“amerika'da brinston üniversitesi’nde yapılan konferans-ta konuşmacılardan biri, İslâmî meselelerle meşgul olanlarla müsteşrikler arasında çokça yaygın olan şu soruyu tartışmaya açtı:

“müslümanlar dâvet ettikleri İslâm’ı hangi ilkelerle tanımlıyorlar ve dünyaya açılıyorlar?

İslâm’ı, sünnîlerin anladığı şekilde mi yoksa İmamiye ve zeydiye'den oluşan Şia’nın anladığı şekilde mi tanıtacaklar?”

sonra bunların herbiri de kendi aralarında ihtilaf etmiş-lerdir.

bazen bunlardan bir grup bir mesele hakkında reformcu ve açık düşünürken, başka bir grup geri ve katı bir çerçevede düşünebilmektedirler.

 

 

özetle,İslâm’a dâvet edenler, dâvet ettikleri insanları şaşkın bir hâlde bırakmaktalar. çünkü bizzat kendileri de şaşırmış durumdalar.[11]

allâme muhammed sultan el-masumî'nin “hediyyetü's-sultan ilâ bilâd-i müslimî el-yabân” risalesinin mukaddimesinde de şöyle bir olay geçmektedir:

“japonya'nın tokyo ve osaka kentlerinde yaşayan müslümanlardan bana şöyle bir soru geldi: özetle diyorlardı ki:

“İslâm dininin gerçeği (özü) nedir? mezhep ne mânaya geliyor? İslâmla şeref bulan birinin dört mezhepten birini takip etme mecburiyeti var mıdır? yani malikî, hanefî, Şafiî veya başkaları yoksa yok mudur?

 

 

çünkü burada büyük ve vahim bir ihtilaf meydana geldi. olayın meydana gelişi şöyle oldu:

japonya’nın aydınlarından bir grup İslâm dinine girmek ve imanla şereflenmek üzere tokyo'da bulunan müslümanların bir teşkilatına bunu teklif ettiklerinde; hindistan'lı bir grup şöyle dedi: bunların ebû hanife'nin mezhebini seçmeleri gerekir. çünkü o ümmetin kandilidir. endonezyalı bir grupta şöyle dedi: hayır Şafiî olmaları gerekir.

japonlar bunu duyunca çok şaşırdılar.bu mezhep ihtilafı onların müslüman olmalarına engel oldu.



[1]ayrıntılı bilgi isteyen bir önceki kaynağa bakabilir.

[2]bkz. feydu'l-kadir, el-münavi (1/209) veya silsiletu'l-ahadisi'd-daifa (1/76-77)

[3]İbn abdilberr, câmiu beyani'l-İlm 2/81-82)

[4]a.g.e. 2/82-88-89

[5]a.g.e. 2/83-84

[6]a.g.e. 2/89

[7]bkz. el-İntika, İbn abdilberr (41), keşfu'l-muğatta fi fadli'l-muvatta, hafız İbn asakir (s.6,7), tezkiretü'l-huffaz, zehebi (1/195)

[8]bkz. ma lâ yecuzu'l-hilafu fihî kitabının sekizinci bölümü. (s. 65-72) orada işaret ettiğimiz konulara birçok örnek bulursun. bazıları ezher alimlerinden sadır olmuştur.

[9]el-bahru'r-râik

[10]müslümanlar dışında İslam'a davet edilen sair ümmet

[11]Şimdi ben de diyorum ki: gazali'nin son dönemlerindeki çoğu kitabı, mesela "fıkıhçılar ile hadisçiler arasında sünnet" kitabı bizzat kendisininde "kendileri şaşkın duruma düşen" davetçilerden olduğunu göstermektedir. daha önceleri de gerek bazı meseleler etrafında söylediği ve münakaşa ettiğimiz konuşmalarında gerekse telif ettiği kitaplarda bu şaşkınlığı seziyorduk. sünnetten ayrılıp hadisleri tashih veya tad'if etmekte aklının hakemliğine başvurduğunu görmüştük. bu konularda hadis ilimleri ve bu ilimde mütehassıs olan alimlere pek müracaat da etmezdi. bilakis hoşuna giden hadislere zayıf da olsa sahih, hoşuna gitmeyene sahih ve müttefekun aleyh de olsa zayıf diyordu. nitekim bunu kendisinin fıkhu's-sire kitabının tahricini yaptığım esnada yazmış olduğum mukaddimeye verdiği reddiyede açık bir şekilde görebilirsin. tahric işini ezherli bazı kardeşlerimizin vasıtasıyla onun isteği doğrultusunda yapmaya başladım. bunu istemesinin sebebi sünnete ve sirete verdiği önemden ona, ondan olmayan şeylerin girmemesine gösterdiği titizlikten kaynaklanıyor zannediyordum. İşaret edilen reddiyede (adı: bu kitabın hadislerine dair) yaptığım tahricden memnun olduğunu söylemesine rağmen, kendisinin neden zayıf hadisleri kabul ettiğini ayrıca neden sahih hadisleri reddettiğini beyan eden metodu hakkında izahatta bulunmuştu. bunda sadece metne bakmayı esas alıyordu. ancak kendisi bunu yapmakla ilmi tahriclerin kendisine göre bir kıymetinin olmadığını ifade etmekteydi. çünkü hadis her halukarda mantıki tenkide açıktır. ancak mantıki tenkid kişiden kişiye değişiklik arzeder. Şuna göre kabul gören, buna göre kabul görmeyebilir. bunun aksi de sözkonusudur. böylece din heva ve hevesten ibaret olur, şahsi bakış açısı dışında kaide ve kuralı olmaz. halbuki bu bütün İslam alimlerinin ittifak ettikleri; "isnad (sened) dindendir. İsnad olmasaydı dileyen dilediğini söylerdi" kaidesine muhalif bir tutumdur. gazali'nin de siret'inin hadislerinin çoğunda yaptığı budur. kitabında bulunan hadislerin büyük bir kısmı -yaptığım tahriçlerde açıkça görüldüğü üzere- mu'dal, mürsel, müsned olanları ise zayıf iken bu zikredilen başlığın altında kendini beğenmiş bir edayla şöyle diyor:

"dosdoğru metottan ayrılmamaya çaba gösterdim. ayrıca saygın kaynaklara dayanmaya özen gösterdim. bu alanda iyi bir derece yakaladığıma inanıyorum. basiretli alimlerin nefsinin mutmain olduğu haberleri topladım zannediyorum."

dediği bu! fakat ona sorulsa: bu içtihadında (çabalarında) takip ettiğin kaide nedir? bu kaide nebevi siret'te sahih rivayetin tespit edilebileceği tek yol olan hadis usulü ilmi mi? vereceği tek cevap "şahsi bakış açısı"na dayanmak olacaktır. bunun meydana getireceği fesada biraz önce işaret etmiştik. delili de senedi sahih olmayan hadise sahih, senedi sahih olana -hatta buhari, müslim'in sahih dediğine- zayıf demesidir. nitekim işaret ettiğim ve kitabın dördüncü baskısıyla basılan mukaddimede bunları izah ettim. ancak daha sonraki Şam-daru'l-kalem baskısı ve başka baskılarda -maalesef- bunu kaldırmıştır. onun bu yaptığı bazı kimselerin, bu isteğinin altında yatan kitabının, sünnete hizmet eden, onu koruyup şahsi bakış açılarıyla değil de, ilmi kaideler ışığında sahihi zayıfından temyiz eden alimlerin çabalarını takdir eden okuyucular arasında revac bulmasını sağlamak olduğunu zannetmelerine yol açmıştır. nitekim gazali bu kitabında ve son kitabı "fıkıhçılar ve hadisçiler arasında sünnet" kitabında böyle yapmıştır. İnsanlar açıkça anlamışlardır ki o metod olarak mutezile metoduna uymuştur. ayrıca ona göre hadis alimlerinin hadislerin tashih ve taz'ifinde yıllar boyu harcadıkları çabaların hiçbir değeri yoktur. buna ek olarak fıkıh imamlarının usul kaidelerini belirlerken ve bunlara fer'i konuları bina ederken yapmış olduklarının da bir değeri yoktur. çünkü o, hiçbir kaide ve usule bağlı kalmadan istediğini almakta, istediğini de bırakmaktadır. birçok faziletli alim -allah onlardan razı olsun- ona reddiyeler verdiler, onun şaşkınlığı ve sapmalarını ayrıntılı bir şekilde izah ettiler. bu alanda elime geçen en güzel reddiye, dr. rabi b. hadi el-medhali'nin afganistan'da yayınlanan el-mücahid, s. 9-11'de verdiği reddiye ile salih b. abdilaziz b. muhammed ale'ş-Şeyh'in "el-mi'yar li-ilmi'l-gazali (gazali'nin ilminin ölçüsü)" adlı risalesidir.




                      Previous article                       Next article




Bookmark and Share


أضف تعليق

You need the following programs: الحجم : 2.26 ميجا الحجم : 19.8 ميجا